Mayıs 23, 2007

Tehlikeli Yazılar...

Yine tehlikeli bir yazıya başlıyorum işte... bir yazar tekniğine sahip değilim belki ama bir yazar kalbi taşıyorum.. yazıların içinde pusuya yatan tehlikeyi bilirim.. aşka çırılçıplak bir adak gibi sunar kendini yazı... günahlarından arınmıştır... başına şehvetten taç yapraklar takar, cazibelidir... sahip olmak istersiniz kudretine... yazı direkt kalbe nişanlar kendini.. hiçbir engelle karşılaşmaz... sözcükler yanyana öyle güzel dizilirlerki kanınızı hızlandırabilir görkemi.. büyüleyici bir ayine kapılır gidersiniz... yazmaktan hep korktum.. o aşka susamış cesur savaşçıyı savaş meydanına davet etmekten.. yazı aşkı bir nakış gibi işlerdi.. kusursuz bir örgüydü bu... yazmak bende her zaman korku duygusu uyandırmıştır.. maskeler düşer, iç hesaplaşma başlar.. yazarken ağulu bir şarap içmiş gibi olurum... zehrin etkisi geçene kadar beynim kalbimle vedalaşır.. mürekkebime kalbim verir kanını... yazı ve kalbin buluşması kadar daha çıplak ve daha doyurucu bir buluşma yoktur... daha davetkar bir buluşmaya engel olur bu ikisi... birbirleriyle girdikleri ilişkileri incildeki kızılbaş bakireler bile kıskanır... gözünüzün önünde sevişirler farkedemezsiniz.. hatta bu sevişmeyi siz anlamlandırırsınız... yazmak bir doğum gibidir... sancısı birikir içinize önce... doğuracağınız şeyin büyüklüğüyle doğru orantılı bir sancı.. sırasını bekleyen küçük kramlar başlar sessizce.. saatin tiktakları gibi eşdeğer zamanlarda gelen kramplar... siz yazmayı erteledikçe kramplar dayanılmaz bir hal alır.. duvarlara tırmanırsınız sol tarafınıza giren kramplardan.. geçer sanırsınız acısı.. oysa sizden sözcükler ister o kramplar... duymak istediği şey sizin ah’larınız değildir.. kalbinizin dile gelmesidir tek umursadığı... yazı kendisini sadece kalbe nişanlar çünkü... oradan alır mürekkebini.. dürüst bir alışveriştir bu.. yalana asla geçit vermez... yazmaktan her zaman korktum.. yalan söyleme özgürlüğümüzün elimden alınıyor olmasından.. çıplak kalmaktan.. maskemin düşmesinden.. kağıda dökülen parlak mürekkep çoğu kez kendi göremediğimiz yüzümüzü gösterir bize.. en makyajsız haliyle sadece orada görürüz yüzümüzü.. başkaları da görür diye korkarız.. ama vazgeçemeyiz yine de bu kutsal buluşmadan.. en çok yazarken kendinize dokunursunuz.. hazır kalbinizle bir alışverişe giriyorken yüzleşirsiniz o hep ertelediğiniz günahlarınızla.. ne de olsa pis kanınızı mürekkebe veriyordur kalbiniz ve siz taze nefesler üfleme fırsatı buluyorsunuzdur ona... böylece bakım yaptığınızı sanırsınız.. yazmayı bitirdiğinizde kalbinizle barışmışsınızdır artık.. doğumu yapmış, sancılardan ve kramplardan uzak, güçlenmiş hissedersiniz kendinizi.. oysa kanınız ne kadar pis ise o kadar zavallı bir aşktır doğurduğunuz.. yaptığınız ihanetler zehirler kanınızı siz farkedemezsiniz.. ihanetin boyası görünmezdir.. ancak ihanete uğrayan onu görme mucizesine erişir.. aldatılan olmak istersiniz aldatan olmaktansa... o boyayı görme mucizesine erişmek istersiniz.. doğurduğunuz zavallı aşkınızı rahminize geri gönderemeyeceğinizi bilirsiniz.. kimse böyle bir çocuğa baba olmak da istemez zaten.. sahipsiz kalır aşkınız.. ihanetin “piç” damgasını yer.. diğer yandan sadakatin ve bağlılığın az bulunur bir mücevher gibi ışıldayan aşkları olur.. ellerinizi saçlarına daldırmak istersiniz o çocuğun.. pul pul pırıltılar sarar ellerinizi.. böyle bir aşkı doğuran kalbe özenir ve ona sahip olmak istersiniz.. çünkü yeniden başlamayı da göze alamazsınız böyle bir aşkı doğurmak için.. düşünsenize yine aynı büyük ve dayanılmaz sancılar.. bir saatin tiktakları gibi eş zamanlarda gelen kramplar.. buna bir türlü tekrar hazır olamazsınız.. şimdi tek istediğiniz bağlılık yemini etmiş bir kalp bulmak... onu süslü yalanlarla kandırıp saf ve katıksız kanıyla kendi pis kanınızı temizlemektir... ondaki sadakatin göz kamaştıran pırıltılarıyla kendi zavallı aşkınızın yüzünü gözünü boyamaya çalışırsınız umarsız bir çabayla... sahte bir görünüş kazandırıp kimbilir kime peşkeş çekeceksinizdir.. yazmaktan hep korkarım.. kalbime en çok yaklaştığım anlardır çünkü... orada hiç hatırlamadığım, ama es kaza yapmış olduğum bir ihanet görürüm diye tedirgin olurum... kanımın kirlenmiş olmasından ve zavallı bir aşk doğuracak olmaktan duyduğum acı yoğundur.. ihanetin “piç” damgasını yemekten ürperirim.. kalbimin eşi az bulunur bir aşka gebe kalacağını hayal etmek daha çok haz verir oysa... bunun hayaliyle avunur dururum.. altın sarısı saçları olan bir aşk doğuracağıma olan inancım içimde, ellerimde pul pul ışıltılar, yüzleştim kalbimle..
Ve yazmaya başladım...
Daha ötesi var mı?..
Şimdi ise doğum zamanı...
Filiz

Mayıs 17, 2007

Alışmak kötü şeydir...

İşe ve çişe gitmeye alışıktır, insan. Biri hayatının bir döneminden sonra bir zorunluluktur, diğeri çişini söylemeyi bir marifet sandığından beri. İkincisi için fazla varyasyon yapmayacağım, yani sabahlara kadar çiş tutmak, işerken en uzağa işemek veya halkalar çizmek (erkekler için geçerli bu) gibi takıntılar yüzünden insanın çiş alışkanlığını ayrıca bir azap ya da eğlence haline getirmesi hakikaten tartışmaya değer olsa da. Birincisi için ilk adımda söylenecek çok ve klasik şey var. Ama ben bunlardan da bahsetmek istemiyorum. Benim sözünü etmek isteyeceğim şey farkındalık ile ilgili. İşte buna ilişkin öykümüz başlıyor. Şimdi okuduğunuz kağıdı elinizde daha sıkı tutunki başkası kapmasın, daha yakın bakın ki yanlış okumayın, arkanıza yaslanın, derin bir nefes alın, sonra bir nefes daha alın. Dikkatinizi nefes üzerinde yoğunlaştırın. Göğsünüze değil de diyaframa benzer bir yerlere yani karın boşluğu ile göğüs arasındaki tarif edilemeyen yere şöyle bir nefes alın, nefesinizi bir süre tutun (1-2 saniye kadar), havayı sezin, koklayın, analiz edin, sonra yavaş yavaş sanki hava ağzınızdan değilde poponuzdan çıkıyormuşcasına verin nefesinizi. Tamam şimdi öyküyü okuyabilirsiniz, harfleri değil….
****
- Geri dönelim istersen, dedi, kıza dönerek ve gözlerinin içine baktı. Sarı saçların arasında kaybolan, güneşten hafif esmerleşmiş ve daima muzip bir ifade takınmaya hazır olan yüzün içinde genellikle fıldır fıldır dönüyormuş izlenimi veren ve tedirginliği belli belirsiz seçilen gözlere doğru baktı. Sorunun cevabını orada arıyormuşcasına. Sonra önerisine kendi de inanmayarak bir iz aradı. Bir yol düşündü. Gözlerini tekrar kıza dikti. Aslında o da kararsızdı. Bir şey söylemeye yeltendi. O sırada oğlan, biraz önce söylediğinden sıkılarak belli ki:
- Her zaman için geri dönecek kadar zamanmız olacaktır. İlerlemek daha akıllıca. Şurada bir ev görmüştük. Oraya gidip yardım isteyebiliriz, dedi.
Kız oğlanın kıvırcık saçlarına, güven veren ellerini üstünden eksik etmediği saçlarına bakarak, aralarındaki gizli diyaloğu onaylarcasına başını salladı.
Eve yollandılar. Yaklaşırlarken havlayan köpeğe aldırmayarak, hamur açmakta olan genç kadınla selamlaştıktan sonra biraz da ev halini düşünerekten belli bir uzaklıktan dertlerini anlatmaya başladılar. Kadın içerideki genç bir adama seslendi. Genç adam bir kaç hoş beşten sonra genç çifti arkasına katarak, aradıkları yolun başını onlara göstermek üzere yola düştü. Evin, ev halkının, güzel gözlü bebeğin anısını arkada bırakarak ve genç adamın yaşam öyküsünü dinleyerek bir türlü bulamadıkları patikanın başına ulaştılar. İşte o an ikisinde birden büyük bir afallama oldu. Çünkü biraz önce buradan geçmişlerdi, hiç bir şeyin farkında olmayarak.

Öyküye burada ara verelim zira bu hem uzun hem de bitmeyecek bir öykünün üvertürüdür. Şimdi durup oğlanla kıza sonra da genç adama bakalım:

Oğlan da, kız da birbirini delicesine sevmektedir. Ama gözleri kör eden bir aşk yanılsaması yaşamazlar. Gene de gözleri kördür. Burunlarının dibini ayırd edemeyecek kadar deneyimsiz ya da unutmuş, saf ya da cahildirler çünkü. Genç adamsa doğallıkla bilmektedir bu patikayı. Çünkü o bu patikada doğmuştur. Ama o da gideceği yönü bilmemektedir. O yüzden sadece patikanın başını bilir. Gündelik yaşamının akışını bozmaya korkar ve bu yüzden biraz daha ileri gitmez. Üstelik gidenlere de biraz kuşkuyla bakar. Biraz da alay vardır bakışlarında. Ait olmadıkları bir yere geldiklerini sandığı ve çaylaklıkları her hallerinden belli iki insan vardır karşısında, tamamen kafasındaki kentli elbiselerini giymiş iki kişi. Aslında o daha şanslıdır. Ama maalesef o da kördür. Tüm körler patika ayrımında iyi dileklerle vedalaşırlar ve gene herkes kendi yönüne gider. Bizim oğlanla kız yaşamlarının en önemli adımlarından birini birlikte attıklarından habersiz, ama inançlı, tedirgin ama cesaretli yola koyulurlar….

Evet alışmak hem kolay, hem de çok tehlikelidir. Ama insan doğduğu andan beri kör değildir. Zorla, bazen zorbalıkla ama en çok korkuyla körleşmiştir. O yüzden alışmaya meyillidir. Hatta bundan tuhaf bir zevkte almaktadır. Yani alışmak, ya da alışkanlıkları olmak bir ayrıcalıkmış hissiyle yaşar. Ne zamanki aslında kralın çıplak olduğunu, ayrıca bunu anlamak için bir reklam filminin çevrilmesini beklemeye de ihtiyacı olmadığını sezer ve ne zamanki en cazip çıplaklığın beyinde, akılda olduğunu kavrar, o zaman böyle bizim sarsak çift gibi yollara düşer. Ömrü boyunca oturduğu yerde ve üstündeki ağırlıklarla göremeyeceği, keşfedemeyeceği patikaları bulmak üzere.
Evet şimdi nefesinizi tekrar alın ve günde en çok alıştığınız şeyin nefes alıp vermek olduğunu ve bu kadar alıştığınız için aldığınız nefesin bir an bile farkına varamadığınızı anlamaya çalışın. Sonra bu öyküyü okumak yerine gidin yaşamaya bakın, sizden zamanınızı çalan duman adamlara inat…

Filiz

Mayıs 09, 2007

Yaşamayı Sevmek...

Dünyayı ve hayatı sevmek, kahır ve çileler içinde yaşarken bile bu sevgiden el çekmemek, her güneş ışınına bir şükran duygusuyla kapıları açmak, acılarda bile gülümsemeyi tümüyle unutmamak; bu öğreti asla eskimez ve bugün her zamankinden daha gerekli, her zamankinden daha çok el üstünde tutulmaya değerdir.
-Herman Hesse-

Mayıs 02, 2007

Görünmez Kentler

... biz canlıların cehennemi gelecekte varolacak bir şey değil, eğer bir cehennem varsa burada, çoktan aramızda; her gün içinde yaşadığımız, birlikte yanyana durarak yarattığımız cehennem... İki yolu var acı çekmemenin: birincisi pek çok kişiye kolay gelir: Cehennemi kabullenmek ve görmeyecek kadar onunla bütünleşmek. İkinci yol riskli; sürekli bir dikkat ve eğitim istiyor; cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var, onu aramak ve bulduğunda tanımayı bilmek, onu yaşatmak, ona fırsat vermek…
-Italo Calvino-

Heykeller

Taşı tanımak kadar kolay değil insanı tanımak.
Kimse tanımaz sevdiğini, sevdiğinden bir küçük kil parçası alıp ona kendi toprağını ekleyerek büyük bir heykel yapar. Yaptığı heykel, kendisine benzer.
Oynar bir zaman yaptığı heykelle.
Onunla konuşur.
Heykeli değil, aslında kendi sesini dinler.
Kendi duymak istediğini duyar.
Sonra heykel başını çevirir, muhakkak her heykel bir gün başını çevirir.
Yüzü görünür. Gördüğü yüz, görmek istediği yüz değildir.
Ve insanlar hayal kırıklıkları yaşarlar. O hayal kırıklıklarında garip bir çocuksuluk çıkar ortaya, kabahatin heykelde olduğunu sanırlar, içten içe gerçeği görmekten hep kaçtıklarını bilseler de, bunu kendilerine kolay kolay itiraf edemezler işte: İsterler ki, sevdikleri insan, kendi yaptıkları heykele benzesin, kendi yaptıkları heykel gibi konuşsun, yüzünü hiç çevirmesin.
Küçük bir kil parçasından bir heykel yapmak kolay iş değil, çok emek ister.
Ama insanlar emekten pek kaçınmazlar, aşk derler onun adına.
Aşk dedikleri, bir insandan küçük bir kil parçası alıp bir gün yıkılacağını gizliden gizliye hep bilerek, o küçücük parçadan kocaman bir heykel yapmaktır. Ve kendileri bir heykel yaparken, kendilerinin de heykelinin yapıldığını bilmezler.
Sonra birden yüzlerini çevirirler.

Anonim